mutluluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mutluluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30.06.2017

BAŞKA BİR DİLDE ANNELİK

Duyguları kaça ayırırız kaçını insana atfeder kaçını diğer canlılarla hem hal olarak yaşarız bilmiyorum. Bildiğim bir şey var ki annelik fıtratı üzerine doğmuş her canlı, annelik denen o duyguyu incir ağacı misali köklerini Can’a salıverip bambaşka sarsılmaz bir kuvvete dönüştürüyor. Ona bazen sevgi, bazen şefkat, bazen merhamet, bazen fedakârlık, bazen candan öte can oluvermek diyoruz. Dünyanın diğer hiçbir canlısında olmayan o sarıp sarmala duygusu, o koku, o burnunun direğini sızlatan, hani severken içi titreyen o varlık… İşte tam da ona biz anne deyiveriyoruz.

Sanırdım ki anne dediğimiz şey sadece insanda böyle derin ve naif… Yanılmışım… Anne olmadığım halde yaşadığım tüm hassasiyetlerden anladım ki her birimiz doğurmadan da anneyiz. Yoksa on iki saat boyunca hamile kedimin karnını hiç durmadan nasıl sıvazlayabilirdim. Onun, sana ihtiyacım var sakın gitme bakışını nasıl anlayabilirdim.

Bir hamile canlı etrafındaki insanların hayatını nasılda güzelleştiriyor ben bunu kedimle fark ettim. Karnında beş yavrusuyla adım adım gün sayarken ne kadar çok şey paylaştık onunla. Çeşmeden su içmek için kolayca çıktığı yere artık çıkamayacak hale geldiğinde ne çok düşünüp su içmekten vazgeçti… Ama ben vazgeçmedim, yapamadığı her şey için ona yardım ettim. Onun gözünde mutluluk benim içimde sonsuz sevgi… Yattığı yerde zar zor nefes alan bir canlının hayatını nasıl kolaylaştırabilirdim… Altmış üç gün boyunca bu dert ile dertlendim. Ben onu anladım o da beni… Kendini temizleyemediğinde, sancılar geldiğinde, midesi bulandığında, canı başka şeyler çektiğinde, üşüdüğünde, üşendiğinde her daim onun yanında olduğumda anladım ki o anne olacaktı fakat ben ondan önce onun annesi oluvermiştim. Bu bağ annelikti ve çoğu zaman anlatılabilen değil yaşanan ve yaşandığı anda anlamlaşıp güzelleşen bir şeydi. Doğum sancıları tuttuğunda yanında sadece beni istemesi de sanırım bu yüzdendi. Doğum için hazırladığım kutunun başında o kadar uzun saatler birlikte zaman geçirdik ki nihayetinde doğum bittiğinde beş küçücük yavrusuyla huzurlu huzurlu uyurken baktım ona ve onun anneliğine uzun uzun hayran hayran bakakaldım. Her şeyi biliyordu ama yine de benden yardım istiyordu. Gözü açılmamış, kulağı daha duymaya başlamamış yavruları meme ararken yattığı yerden sırtına doğru yol alınca daha doğrusu yolunu şaşırınca, iletişimi kopan yavru kedi viyaklamaya başladığında, yorgun kedimin bana seslenişini hatırlıyorum. Derin uykularımdan tek bir yardım çağrısına hop diye kalkıp arkadaki yavruyu önüne koyunca her birinin susuşu da benim anneliğimdi işte…

Arkaya kaçan, yolu şaşan her yavru için uykusuz, bölük pörçük uykular başlamıştı. Ve hissettiğim sevgi, sorumluluk, şefkat bir anda altı kedi annesi olarak devam etmeye başladı. Kedilerde lohusa oluyormuş onlarında doğumda birine ihtiyacı varmış, onlarda yorgun, bol uykulu, mide bulantılı gebelik yaşıyormuş, onlarında duygusal hassasiyetleri olup huyları değişebiliyormuş…

Her bir günün ayrı bir notunu tutmaya başladım çünkü her gün bambaşka yepyeni bir mucizeye dönüşmeye başladı bu birliktelik. Bıkmadan, usanmadan emziren ve temizleyen bir kedinin kapıda güvenlik nöbetleri, sonrasında ise sevmekle beraber kızmak, sinirlenmek, eğitmek gibi farklı yanlarına şahit olunca aynı tepkilerle nasılda benzer olduğumuz geldi aklıma. Oyuna dalıp tuvaletini tutan ve kuma gitmek için artık vakti olmadığını fark edince bulduğu en müsait duvar köşesine işeyen, parkelerde çiş içinde yüzen kedilerle yaşadığım sabır imtihanıyla birlikte benimde annelik sürecinde kızma ve terbiye etme sürecim başlamıştı. Patiler yıkanırken suçlu suçlu yüzüme bakan yavrulara ben nasıl kızmayı merhamet ve sevgiye değiştiysem, annemde, annelerde kendi evlatlarına işte aynısını yapmıyor mu?

Bütün meşakkatli hallere inat sermayesi annelik olan ve bıkmadan usanmadan evladını hiç kimsenin sevmediği kadar seven ve bağrına basan tüm annelere gönülden selam olsun…
Bu dünyayı güzel kılan, yaşanılır kılan onların eşsiz ve benzersiz emekleri olmasaydı biz o sevgi tohumuyla yeşermeseydik bu dünya nasıl bir yer olurdu…

~S'özde Yazar~

17.03.2017

HESAPSIZ...

Kaldırım taşlarına taşan bir mutlulukla yürüdüğüm yokuşun başında, Selam! Hoş geldin! Diyor biri... Ben ise; ey sevgisini tüm kalbimle hissettiğim kimse, yüreğime ne “hoş” geldin, diye tercüme ediyorum söylediklerini...

Hoşluklar boşluklara dönüşmeden evvelki ilk ve son görüşmemiz... Bacağı küskün bir iskemle kapıp, tak tuk sesleriyle gıcırtılar arası bir ritim tutturmuş masaya, oturmuş bulunuyoruz. Masa ile sandalyenin uyumuna eğreti kalıyoruz. Benim kalbimde anlamsız bir mutluluk onun yüzünde sevimli bir tebessüm... Ah o tebessüm... Sen diyorsun ki aslında, hayatın tüm kıymıkları bana batıyor, artık canımın acısına inat olsun diye bu yüzümün tebessümü...

Tebessümün öyle çok şey anlatıyor ki... Senden şiirler dökülüyor ince ince, öyle bir sesin, öyle meczup bir halin var ki seni duyan hikâyeler utanıyor kurgusundan, romanlar oturup senin hayatını dinlemek istiyor... İki çay söylüyoruz... Seninle benim aramda kocaman bir sır gibi olan iki güzel çay. Ve devam ediyorsun tebessümünden geriye kalanları teker teker anlatmaya... Masada kül tablası yok, cebimde sigarada yok... Oysa dilinden dökülen her cümleye bir sigara içip,  aldığım dumanı ise içli içli dışarıya savuşturasım var... Küllükte izmarite yer kalmayana kadar içesim var. İzmaritlerin başını tek tek ezip tüm kırgınlıkların canı cehenneme demek ve aslında hiç bırakmamak üzere seni sevmek var...

Gözünü gözüme dikmiş anlatıyorsun... Uzun uzun anlatıyorsun, dar vakte inat, köhne masanın gıcırtısına inat, topal bacağının tuttuğu ritimlere inat, elinin altında oynadığın, zor bela kazınmış "ne sevdik bee!" yazısına inat, uzun uzun anlatıyorsun. Cümlelerin hatırı kalır diye tüm kelime dağarcığını zorlaya zorlaya anlatıyorsun... Anladığıma inana inana döküyorsun içini... İçin öyle güzel ki...

Sıcaklık yakıyor... Demli çaylarımızı haram etmeye gelmiş bir güneş var tepemizde... Ellerini nereye koysan içine sinmiyor. Avuçlarının teri çaydan mı? Dünya kaç bardak çay eder? Sözlerin, anlattıkça biterse nasıl kalkarız buradan diye içlendiğim sohbetinin dilencisiyim ben. Ama bunu sana asla belli edemem... Demliklerle getirsinler çayı, içimin yangısı, güneşin sıcağı demeden bütün demli çayları içeceğim. Sözün bittiği yerde “daha çay var nereye” deyip o tabureye ve de devamı olmayan bir vaktin dakikalarına seni hapsedeceğim.

Gözlerin tertemiz. Sana bu kadar güzel bakmayı kimin öğrettiğini düşünüyorum hala… Söyleyemediğim cümleler kaldı senden sonraya. Sen daha çok anlat diye susturduğum birkaç cümle var cebimde… Onları alıp bir vakit kapına dayanmak isterdim. Bendeki günü dolan her cümleyi kapına bırakmak isterdim…

Ter içinde kalan ellerini sıcağın baskısından kurtaramıyorsun. Habire katlayıp durduğun peçetenin hayrı dokunmuyor bu derde. Aynı peçeteye oturduğundan beri eziyet ediyorsun. Ben cebimdeki cümlelerle sen ise elindeki peçeteyle cedelleşiyorsun… Korkuyorsun gelecekten, kırılmaktan, incinmekten… Haklısında… Bu dünya iyilere göre değil. Naifliğinden vuruyorlar seni, ötelemek, örselemek için var sanki geriye kalan herkes. Anlattığın bütün kötülere inat güzel yaşamak… O derin nefesin ardından diyecek hiçbir şey bırakmıyorsun kimseye. Bir derin ah’ın içerde ne geniş bir yeri var senden öğreniyorum. Son cümlenin nefesi tıkanıyor boğazımıza… Bir çırpıda eğilip masanın bacağına iliştiriyorsun elindeki peçeteyi… Gıcırtılar kesiliyor… Masayı tamam kılmanın memnuniyeti var yüzünde bende ise kocaman bir yarım kalmışlık hissi… Ben gidiyorum diyorsun bakmadan yüzüme… Daha çay bitmedi diyorum ardından kısık bir sesle…
                                                          
                                                                             ***

~Sözde Yazar~                                                      

5.09.2016

Bugün Benim Doğum Günüm

Bugün benim doğum günüm.  Sonbaharla başladı yine yolculuğum. Başladığım noktaya farklı ama bir o kadarda aynı bir ben olarak geri döndüm ve kaldığım yerden devam ediyorum.  Dünümü bugünümle tartıyorum ve bir üstadın da dediği gibi “elde var demeyi unutmadan”  hesaplaşıyorum kendimle. Bazen eksik bazen fazla çıkıyor demek istesem de diyemiyorum. Eksik desem hadsizlik fazla desem nefsani…  “Derdi, davası dünya olmayan herkes gibi araftayım. Ne buralı olabiliyorum ne de oralı olmanın hakkını verebilmiş değilim” diyor yine çok sevdiğim bir üstat. Ne de haklı. Araf bitmiyor. İnsan öğrenemiyor, öğrendiğini uygulayamıyor. Uygulama yoksa zaten öğrenmiş sayılmıyor.

Evet, bugün benim doğum günüm. Tüm eksiklerimle kucaklaşma vakti. Gelecek kaygısı meğer iman zayıflığıymış attım gitti. Hz. Musa kavmi için Allah’tan yemek istediğinde onlara kudret helvası ile bıldırcın eti gönderilmişti. Her gün düzenli olarak verilen bu nimeti İsrailoğulları aç gözlülük ve ya yarın gelmezse endişesiyle saklamak istediler. Allah rızka kefildi ve yarınların kaygısı helaka sebep oldu. Ben dün Musa’nın kavminden herhangi bir kimse gibiydim, fark ettim… Belki dedim, bugün, o kavimden doğan iman etmiş çocuklardan biri olabilirim. Ümitliyim… Yarının kaygısıyla bugünü ziyan etmeyeceğim…

Keşke onu alsaydın, kaçtı, kaçırdım, gitmeseydim, almasaydım, yapmasaydım, orda olmasaydım-ların komikliğine bugün sadece gülüyorum. Hayatı ne kadar da kendi kontrolümüz altında sanıyoruz. Hayat kocaman bir kader kazanı ve içine atılacaklar, canına karışacaklar, iz bırakanlar, yok olanlar, alıp giyemediklerin, vermek isteyip veremediklerin, söylemek isteyip söyleyemediklerin, susmak isterken konuştukların, olmadık yerde tanışıp kaynaştıkların, veda ettiklerin, terk edenlerin, kaçan iş fırsatların, evleneceğin adam ya da kadın, sahip olduğun kedin… Sen seçtin öyle mi? Bugün hepsine gülüyorum. Evet, aslında sen seçtin ama senden önce kaderin sahibi seçeceğini bildi… O zaman aslında sen seçmiş sayılır mısın? Peki, bunun cevabı kontrol sendeyken bile aslında sende değil mi demektir?  Rahatla ve aslında her şeyin bir kader olduğuna ve aslında rızkın ve nasibin doğrultusunda yaşadığını bilmenin keyfiyle şükret…

Bugün geç kalınmış bir doğum günü kutluyorum. Değişimi değil gelişimi kucaklıyorum. Herkesi hoş kendini boş görme vakti. Hiçlik bizi yok edene dek, varlık manasız olana dek, hakikat bir olana dek, her şey gibi başlangıç noktasına ulaşana dek…

Muhabbeti bulana dek...
Sevgiye varıp onda kalana dek, devam...

-1 eylül 

~S'özde Yazar~

28.07.2015

SADECE SEVMEK

İnsan insana çok şey öğretir şu hayatta ama ya diğerleri? Bitkiler mesela ne ilginç varlıklar. İnsanoğlunun toprağa verdiği emek ne muazzam bir geçmişe sahip. Öleceğini bile bile yaşatmaya çalıştığımız bir yığın çiçek... Budayıp durduğumuz ve her seferinde daha iyi filizlendiğini görmekten hoşlandığımız bir yığın ağaç... Gölgesi ayrı huzur; meyvesi, çiçeği ayrı muhabbet...

Hayvanlar var bir de... Dünyanın rengi, neşesi, süsü, kıymeti... Hani bilsem ölmeyecek sımsıkı avuçlıcam bi kelebeği. Bilsem ki ısırmayacak sarıcam kollarımla tüm köpekleri. Kabloları kemirmeseler evde bir tavşan olsun isterim. Ah en çokta kaplumbağa severim. Ama benim en kıymetlim kediler. Evdeki bütün peynirleri kalıbıyla kedilere taşıdığımdan beri severim kedileri. En küçüklüğümden beri kediciyim. Kedinin insana verdiği huzur " ay onun tüyleriyle evde nasıl uğraşıyorsun" diyenin hiçbir zaman anlamayacağı bir şeydir.

Evinde el kadar kedi besleyen biri olarak öğrendim ki dili seninle aynı olmayan bir canlıyla kalpler bir olabiliyor... Evimde Allah'ın bana lütfettiği bir misafirle yaşıyorum. Daha koltuğa bile zıplayamazken evre evre gelişimini seyredip bunu da mı öğrendin hayreti yaşıyorum. Hayırdan anlayan ama işine gelmediği için beni duymazdan gelen el kadar velet gün geliyor kıçına sopayı hak edecek şeylerde yapıyor ama kıyamıyorsun. Kumunu örtecek diye ayağıyla tuvaletine basan ve  pis ayağı temizlemeyi unutan yavrumun banyo paspasını her fırsatta bana yıkatmak zorunda bırakmasını hala unutmuş değilim. Geldiği günden beri başucumda uyuyan ve beni sabah yalayarak uyandırmaya çalışan bir kedi bütün zahmetlere değer. İshal olup koca banyoyu boklu patisiyle dolanıp maksimum zarar da verse banyoda duştan çıkmanı beklerken ki masumiyeti ömre bedel. Sıcaktan ölüp bi cam bile açamıyorsak bu sadece sevgiden...

Boynunu sevesin diye türlü türlü şekle giren, konuştuğunda sanki anlıyormuş gibi cevap veren bir kedi, hastalandığında seninle uyumayan ve sen gözden kaybolduğunda peşine gelen tuhaf bir dost oluveriyor. Dişi kaşınınca koluna ısırıktan saat yaptığında alıp kenara koyursun ve onu anladığın için kızamıyorsun. Tırmıklar artık kanama raddesine geldiğinde ama o bir çocuk ve aslında tek derdi birazcık oyun deyip sabredebiliyorsun...

Onunla öğrendim ki şefkat sabrı kuvvetlendirir. Şefkat her şeyi ama her şeyi iyileştirir... Sevginin zuhur ettiği her yerde görüyorum ki huzurda var. Tüylerinden öpe öpe sevdiğim kedimden daha öğreneceğim çok şey var... 

Bu sefer insan sevenlere değil canlı sevenlere sevgilerimle...

~S'özde Yazar~


20.03.2015

SEVGİNİN YALIN HALİ

Sene bilmem kaç... Annem babamı çok seviyor. İçi titriyor gülüşüne, her bir nefesine. Uzun uzun bakıyor gözlerinin içine. Annemin gözlerinden babam görünüyor. Sözcüklerinden hep babam okunuyor. Kimse bilmiyor ama ben biliyorum annem babamı çok seviyor. Babam çok çalışıyor. Ne akşamı akşam ne de sabahı sabah... Çocukluğundan beri gelen bir kavgadır ekmek davası. Boyacı sandığından, marangoz çıraklığına varan hayatının tek ezberidir kazanmak. Kazanmak benim babamın en iyi bildiği iştir.

Ama sevmek... Sevmek körpecik bir duygu. hiç beslenememiş, görmemiş geçirmemiş. Sene bilmem kaç... Babam öyle alışmış ki sıfırdan inşa etmeye hayatını. Kolay olmamış da üstelik. Hayatın hep yokuşu, kışın soğuğu, yazın sıcağı düşmüş payına. Nasıl sevilir öğrenmeye fırsatı olmamış. Bunalmış... Ellerinde şahit olduğum sert nasırlar ve keskin bir vernik kokusu hatırlarım. Annem sadece anne babam sadece baba olmaya adamış kendini. Sevmenin tamda manasına varamamışken canı sıkkın bir gününe rast gelmiş annem babamın. Babam annemin yüreğine hoyratça dalmış. Hiçbir sevgi dolu birikim sağ çıkmamış kalbinden. Sözün sivrisi bileğin kuvvetinden daha keskin derler. Annemin içinde kocaman bir deniz. Babam oksijeni tükenmiş bir balık...

Sene bilmem kaç... Babam çaresiz, gece gece rengi zifiriye yüz tutmuş sokaklarda hızlı hızlı yürürken bulur kendini. Saatler sürer eve gelmesi. Evde rengi bozuk televizyon ve ince ince bir türk musikisi... Dalmamak ne mümkün alıp alıp götürür bizi başka hüzünlere. Kapı çalar. Elinde bir simitçi tablası ve üstünde hiç görmediğim kadar çok simit. İkimizde şaşkın. Babam özünü ve sözünü yine ekmekle anlatmıştı. Yine anladığı dilden konuşmuştu annemle. Babam anlamazdı çiçeklerin dilinden. Aklına başka bir şeyde gelmezdi işte. Ben sevinçten göklerde, annemin yüzünde hafif bir mutlu ifade.

Sonrasında bir çinko kazana istif oldu o simitler. Günlerce yendi. Kurudu, yine yendi. Bayatladı, yine yendi... Bitene kadar bıkmadan usanmadan yendi o simitler. Zevkle, hevesle, o susam kokusu içe çekile çekile...Samimiyetin en güzelini özrün en safını babamdan öğrendim ben. Kabul edişin en kıymetlisini en asaletlisini ise annemden...

Şimdi ne oldu? Nasıllar? Diye ola da sorma.. Ahh! "Eski sevgiler"de deme! Geçirme içinden, içlenme hiç...Herkesin saflığı kendi sevgisinde başka zuhur eder. Her sevgi başka dilde açar başkasının dalında. Kimisi hatıralarda kalır kimisi yaşadıkça yıllanır yıllandıkça tatlanır.

Ve arkadan gelen ince bir müzik bütün cümleleri tamamlarcasına anlatır... Aşk benim neyime

~Sözde Yazar~