sevgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sevgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4.01.2018

Cânım...


Ah benim cânım. 

Toprağına karışıp yeryüzünde ve dahi bu toprağın var olacağı her âleme birlikte gitmeyi istediğim... Özlediğim… Bir sonbahar kokusu bilip seni, var kalbimle yokluğunu var edip içime çektiğim. Bir toprağın yüzüne nasıl vuruyorsa güneş, bir toprak canını ortaya koymak için, yeşillenmek için dal budak, nasıl muhtaçsa bir parça güneşe... Ah benim içimi dışıma çıkaran hasret, ey benim gönlünden bir paçaya denk geleyim diye derdinden öldüğüm çaresiz ben… Güneşine bakacak göz yok bende. Isıttığında yeşertecek dal, verdiğini alacak bir paye…

Kolsuzum sararmam uçsuz bucaksız, ayaksızım varamam adının geçtiği yerlere koşarak ve anlatamam suskun dilimin cümlesizliğinde… Eğiktir her daim boynum… Gönlümün boynunu eğen bu hasretin nasıl bir hal… Çoğalıyorum…

Sözde Yazar

Rû...

30.06.2017

BEKLEDİM

Bekledim… İtina ile bir iskemle üstünde öylece gelişini bekledim. Bekletilmekten nefret ederim ama gel gör ki beklemeyi çok sevdim. Aynı hissin eylemi değillerdi, seni beklerken fark ettim. Saatime bakarken gelirsin diye kitaplara verdim kendimi, çayım bir köşede buz kesti… Ne kitaptan bir şey anladım seni beklerken ne de çaydan…

Gelişini göremem diye kaç sıcak çaydan vazgeçtim. Sadece bir tebessüm ile yanımdan geçişini görmek için öylece bekledim. Tek bir cümlen ile baş başa kalmak için onlarca yol kat ederdim. Sebebi bilinmez bir muhabbet ile bekledim. Sen ise bazen geldin bazen gelmedin… 

Yağmurlar geçti bu kaldırımlardan, soğuk tutan rüzgârlar üfledi giysilerime, iskemleleri kaldırdılar ben yine de bekledim…

Ne çok severdim gelme ihtimalini, bir sözünün sözüme denk düşme ihtimalini… Ah o ellerin… Hep üşüyen ama ısıtanı olmayan ellerin… Mütebessim yüzün ile hem hal olan ellerin… Hiç şikâyeti olmayan hallerin… Nasılsın demeden nasıl olduğunu anladığım gözlerin.... Hiç şikayet etmeksizin bakan gözlerin... Hiçbir yerinden tutup kaldıramadığım hislerin...

Sevincim...
Yarım sevincim benim...

BAŞKA BİR DİLDE ANNELİK

Duyguları kaça ayırırız kaçını insana atfeder kaçını diğer canlılarla hem hal olarak yaşarız bilmiyorum. Bildiğim bir şey var ki annelik fıtratı üzerine doğmuş her canlı, annelik denen o duyguyu incir ağacı misali köklerini Can’a salıverip bambaşka sarsılmaz bir kuvvete dönüştürüyor. Ona bazen sevgi, bazen şefkat, bazen merhamet, bazen fedakârlık, bazen candan öte can oluvermek diyoruz. Dünyanın diğer hiçbir canlısında olmayan o sarıp sarmala duygusu, o koku, o burnunun direğini sızlatan, hani severken içi titreyen o varlık… İşte tam da ona biz anne deyiveriyoruz.

Sanırdım ki anne dediğimiz şey sadece insanda böyle derin ve naif… Yanılmışım… Anne olmadığım halde yaşadığım tüm hassasiyetlerden anladım ki her birimiz doğurmadan da anneyiz. Yoksa on iki saat boyunca hamile kedimin karnını hiç durmadan nasıl sıvazlayabilirdim. Onun, sana ihtiyacım var sakın gitme bakışını nasıl anlayabilirdim.

Bir hamile canlı etrafındaki insanların hayatını nasılda güzelleştiriyor ben bunu kedimle fark ettim. Karnında beş yavrusuyla adım adım gün sayarken ne kadar çok şey paylaştık onunla. Çeşmeden su içmek için kolayca çıktığı yere artık çıkamayacak hale geldiğinde ne çok düşünüp su içmekten vazgeçti… Ama ben vazgeçmedim, yapamadığı her şey için ona yardım ettim. Onun gözünde mutluluk benim içimde sonsuz sevgi… Yattığı yerde zar zor nefes alan bir canlının hayatını nasıl kolaylaştırabilirdim… Altmış üç gün boyunca bu dert ile dertlendim. Ben onu anladım o da beni… Kendini temizleyemediğinde, sancılar geldiğinde, midesi bulandığında, canı başka şeyler çektiğinde, üşüdüğünde, üşendiğinde her daim onun yanında olduğumda anladım ki o anne olacaktı fakat ben ondan önce onun annesi oluvermiştim. Bu bağ annelikti ve çoğu zaman anlatılabilen değil yaşanan ve yaşandığı anda anlamlaşıp güzelleşen bir şeydi. Doğum sancıları tuttuğunda yanında sadece beni istemesi de sanırım bu yüzdendi. Doğum için hazırladığım kutunun başında o kadar uzun saatler birlikte zaman geçirdik ki nihayetinde doğum bittiğinde beş küçücük yavrusuyla huzurlu huzurlu uyurken baktım ona ve onun anneliğine uzun uzun hayran hayran bakakaldım. Her şeyi biliyordu ama yine de benden yardım istiyordu. Gözü açılmamış, kulağı daha duymaya başlamamış yavruları meme ararken yattığı yerden sırtına doğru yol alınca daha doğrusu yolunu şaşırınca, iletişimi kopan yavru kedi viyaklamaya başladığında, yorgun kedimin bana seslenişini hatırlıyorum. Derin uykularımdan tek bir yardım çağrısına hop diye kalkıp arkadaki yavruyu önüne koyunca her birinin susuşu da benim anneliğimdi işte…

Arkaya kaçan, yolu şaşan her yavru için uykusuz, bölük pörçük uykular başlamıştı. Ve hissettiğim sevgi, sorumluluk, şefkat bir anda altı kedi annesi olarak devam etmeye başladı. Kedilerde lohusa oluyormuş onlarında doğumda birine ihtiyacı varmış, onlarda yorgun, bol uykulu, mide bulantılı gebelik yaşıyormuş, onlarında duygusal hassasiyetleri olup huyları değişebiliyormuş…

Her bir günün ayrı bir notunu tutmaya başladım çünkü her gün bambaşka yepyeni bir mucizeye dönüşmeye başladı bu birliktelik. Bıkmadan, usanmadan emziren ve temizleyen bir kedinin kapıda güvenlik nöbetleri, sonrasında ise sevmekle beraber kızmak, sinirlenmek, eğitmek gibi farklı yanlarına şahit olunca aynı tepkilerle nasılda benzer olduğumuz geldi aklıma. Oyuna dalıp tuvaletini tutan ve kuma gitmek için artık vakti olmadığını fark edince bulduğu en müsait duvar köşesine işeyen, parkelerde çiş içinde yüzen kedilerle yaşadığım sabır imtihanıyla birlikte benimde annelik sürecinde kızma ve terbiye etme sürecim başlamıştı. Patiler yıkanırken suçlu suçlu yüzüme bakan yavrulara ben nasıl kızmayı merhamet ve sevgiye değiştiysem, annemde, annelerde kendi evlatlarına işte aynısını yapmıyor mu?

Bütün meşakkatli hallere inat sermayesi annelik olan ve bıkmadan usanmadan evladını hiç kimsenin sevmediği kadar seven ve bağrına basan tüm annelere gönülden selam olsun…
Bu dünyayı güzel kılan, yaşanılır kılan onların eşsiz ve benzersiz emekleri olmasaydı biz o sevgi tohumuyla yeşermeseydik bu dünya nasıl bir yer olurdu…

~S'özde Yazar~

17.03.2017

HESAPSIZ...

Kaldırım taşlarına taşan bir mutlulukla yürüdüğüm yokuşun başında, Selam! Hoş geldin! Diyor biri... Ben ise; ey sevgisini tüm kalbimle hissettiğim kimse, yüreğime ne “hoş” geldin, diye tercüme ediyorum söylediklerini...

Hoşluklar boşluklara dönüşmeden evvelki ilk ve son görüşmemiz... Bacağı küskün bir iskemle kapıp, tak tuk sesleriyle gıcırtılar arası bir ritim tutturmuş masaya, oturmuş bulunuyoruz. Masa ile sandalyenin uyumuna eğreti kalıyoruz. Benim kalbimde anlamsız bir mutluluk onun yüzünde sevimli bir tebessüm... Ah o tebessüm... Sen diyorsun ki aslında, hayatın tüm kıymıkları bana batıyor, artık canımın acısına inat olsun diye bu yüzümün tebessümü...

Tebessümün öyle çok şey anlatıyor ki... Senden şiirler dökülüyor ince ince, öyle bir sesin, öyle meczup bir halin var ki seni duyan hikâyeler utanıyor kurgusundan, romanlar oturup senin hayatını dinlemek istiyor... İki çay söylüyoruz... Seninle benim aramda kocaman bir sır gibi olan iki güzel çay. Ve devam ediyorsun tebessümünden geriye kalanları teker teker anlatmaya... Masada kül tablası yok, cebimde sigarada yok... Oysa dilinden dökülen her cümleye bir sigara içip,  aldığım dumanı ise içli içli dışarıya savuşturasım var... Küllükte izmarite yer kalmayana kadar içesim var. İzmaritlerin başını tek tek ezip tüm kırgınlıkların canı cehenneme demek ve aslında hiç bırakmamak üzere seni sevmek var...

Gözünü gözüme dikmiş anlatıyorsun... Uzun uzun anlatıyorsun, dar vakte inat, köhne masanın gıcırtısına inat, topal bacağının tuttuğu ritimlere inat, elinin altında oynadığın, zor bela kazınmış "ne sevdik bee!" yazısına inat, uzun uzun anlatıyorsun. Cümlelerin hatırı kalır diye tüm kelime dağarcığını zorlaya zorlaya anlatıyorsun... Anladığıma inana inana döküyorsun içini... İçin öyle güzel ki...

Sıcaklık yakıyor... Demli çaylarımızı haram etmeye gelmiş bir güneş var tepemizde... Ellerini nereye koysan içine sinmiyor. Avuçlarının teri çaydan mı? Dünya kaç bardak çay eder? Sözlerin, anlattıkça biterse nasıl kalkarız buradan diye içlendiğim sohbetinin dilencisiyim ben. Ama bunu sana asla belli edemem... Demliklerle getirsinler çayı, içimin yangısı, güneşin sıcağı demeden bütün demli çayları içeceğim. Sözün bittiği yerde “daha çay var nereye” deyip o tabureye ve de devamı olmayan bir vaktin dakikalarına seni hapsedeceğim.

Gözlerin tertemiz. Sana bu kadar güzel bakmayı kimin öğrettiğini düşünüyorum hala… Söyleyemediğim cümleler kaldı senden sonraya. Sen daha çok anlat diye susturduğum birkaç cümle var cebimde… Onları alıp bir vakit kapına dayanmak isterdim. Bendeki günü dolan her cümleyi kapına bırakmak isterdim…

Ter içinde kalan ellerini sıcağın baskısından kurtaramıyorsun. Habire katlayıp durduğun peçetenin hayrı dokunmuyor bu derde. Aynı peçeteye oturduğundan beri eziyet ediyorsun. Ben cebimdeki cümlelerle sen ise elindeki peçeteyle cedelleşiyorsun… Korkuyorsun gelecekten, kırılmaktan, incinmekten… Haklısında… Bu dünya iyilere göre değil. Naifliğinden vuruyorlar seni, ötelemek, örselemek için var sanki geriye kalan herkes. Anlattığın bütün kötülere inat güzel yaşamak… O derin nefesin ardından diyecek hiçbir şey bırakmıyorsun kimseye. Bir derin ah’ın içerde ne geniş bir yeri var senden öğreniyorum. Son cümlenin nefesi tıkanıyor boğazımıza… Bir çırpıda eğilip masanın bacağına iliştiriyorsun elindeki peçeteyi… Gıcırtılar kesiliyor… Masayı tamam kılmanın memnuniyeti var yüzünde bende ise kocaman bir yarım kalmışlık hissi… Ben gidiyorum diyorsun bakmadan yüzüme… Daha çay bitmedi diyorum ardından kısık bir sesle…
                                                          
                                                                             ***

~Sözde Yazar~                                                      

9.09.2016

SADECE İNSAN


İnsan bin türlü manzaraya şahit olur şu hayatta. Gökyüzünün bin türlü maskesi var insanın ruh haliyle oynayan... Kâinatı tüm halleriyle kabul ediyoruz çünkü hangi şartı sunarsa sunsun onunla yaşamak zorundayız. Hâlbuki insanlarla olan ilişkimiz öyle mi? İnsanların değişken ruh hallerine asla tahammülümüz yok. İnsan dediğin tek mevsim, tek tip hava durumu olmak zorundaymış gibi davranıyoruz. İşin kötüsü onu  manen ya da madde olarak terk etme şansımız var(!) İnsan dediğin şeyle, tabiatla geçindiğimiz kadar geçinemeyiz. En olmaz yerde bir yağmur yağsa ve her şeyi berbat etse kimse havaya küsmez... Dünyanın bütün dengesizlikleri aslında kocaman bir nizam ve dengeden ibaret… Peki ya insanoğlu? Ona ait tüm o ruh halleri hep bir tutarlılık hep bir denge mi göstermek zorunda? İnsan denen şeyde dengesizlikleriyle bir denge halinde olamaz mı?

Velhasıl kelam bu fotoğraf bana insanoğlunun kendi türüne gösterdiği tahammülsüzlüğü, hoşgörüsüzlüğü hatırlatıyor. İnsan öyle bir canlı ki tüm dalgalarının ardında durulmayı bekleyen belki de tek derdi sevilmek olan masumane bir şeyken nasıl sevimsiz bir çehreyle etrafta dolaştığını, sana bir şekilde anlatıveriyor. Tek tip duyguların rutinliğinde kaybolalım diye yaratılmadık. Yaşamak, tepki vermek, denemek, öğrenmek, hatalar yapmak ve bunların yaşattığı tüm mevsimlerle geçinmeyi öğrenmek üzere inşa edildik. Dağ gibi bir insanın arkasından küçücük korkak bir çocuk çıkıverseydi ona yine de kızabilir miydin? Seni her şeyin suçlusu atfeden biri aslında kendi içine dönüp asıl suçlu sensin demenin bir yolu olarak seni görse ama bunu anlatamasa ona yine de gerçekten kızabilir miydin? Sevgi isteyen bir çocuk bunu annesini döverek veya oyuncaklarını kırarak anlattığında, asıl mesajı anlamak, ona kızmamayı hatta daha çok sevmeyi ve sevmenin dilini öğrenmesine yardımcı olmayı gerektirmez mi?

İnsanoğlunun mevsimleri ana ve ara geçişleriyle belki dört mevsimden fazla olabilir. Yağmuru bol, fırtınası, ayazı  onu terk etmeye sebep verecek kadar sert olabilir. Her şeye rağmen bir insanın çetin kışına tahammül etmek kıştan sonra yazın geleceğine dair bir ümittir. Kışlar sevgiyle daha ılık geçebilir belki yazın gelişi daha çabuk gerçekleşebilir.

Demem o ki; önce kendini sev. Kendi mevsimlerinde savrulmayan insan başkasının dengesiz hava durumundan pek de etkilenmez. Sebebini bildiğin rüzgâr senin canını sıkamaz. Derdi aslında seninle olmayan birini anladığında tahammülün artar. Kâinatı, içinde insanlarıyla bir bütün olarak kucaklamak ve kabul etmek işimizi kolaylaştırabilir. Hiç bir şey yapamasak sert rüzgârları ılık bir meltem yapamaz mıyız?

Kucak dolusu sevmeye ve sevilmeye çok ihtiyacımız var…

~S'özde Yazar~


5.08.2016

YARİM/ YARIM

Bitmiş bir kitap gibi rafa kaldırabilir miyim seni? Solmuşsan ve hala bir saksıda öylece yeşerme ihtimaline dair tutuluyorsan ama aslında hiç ümit yoksa... Belki bir satırın, sonrası olmayan cümlesi gibi kalakalmışsan... Ne anlamlı ne de anlamsız bekleşiyorsa her kelime... Bardağın dibinde kalan son yudumluk çaysan ve soğudun için serpilmişsen bir tarafa... 

Bakma aslında hepsi aynı ihtimal... Hepsi aynı Yar’dan kalma yarım kalmışlık hissi... Hem tüketilmiş hem tükenememişliğin ifadesi...

~Sözde Yazar~ 

28.07.2015

SADECE SEVMEK

İnsan insana çok şey öğretir şu hayatta ama ya diğerleri? Bitkiler mesela ne ilginç varlıklar. İnsanoğlunun toprağa verdiği emek ne muazzam bir geçmişe sahip. Öleceğini bile bile yaşatmaya çalıştığımız bir yığın çiçek... Budayıp durduğumuz ve her seferinde daha iyi filizlendiğini görmekten hoşlandığımız bir yığın ağaç... Gölgesi ayrı huzur; meyvesi, çiçeği ayrı muhabbet...

Hayvanlar var bir de... Dünyanın rengi, neşesi, süsü, kıymeti... Hani bilsem ölmeyecek sımsıkı avuçlıcam bi kelebeği. Bilsem ki ısırmayacak sarıcam kollarımla tüm köpekleri. Kabloları kemirmeseler evde bir tavşan olsun isterim. Ah en çokta kaplumbağa severim. Ama benim en kıymetlim kediler. Evdeki bütün peynirleri kalıbıyla kedilere taşıdığımdan beri severim kedileri. En küçüklüğümden beri kediciyim. Kedinin insana verdiği huzur " ay onun tüyleriyle evde nasıl uğraşıyorsun" diyenin hiçbir zaman anlamayacağı bir şeydir.

Evinde el kadar kedi besleyen biri olarak öğrendim ki dili seninle aynı olmayan bir canlıyla kalpler bir olabiliyor... Evimde Allah'ın bana lütfettiği bir misafirle yaşıyorum. Daha koltuğa bile zıplayamazken evre evre gelişimini seyredip bunu da mı öğrendin hayreti yaşıyorum. Hayırdan anlayan ama işine gelmediği için beni duymazdan gelen el kadar velet gün geliyor kıçına sopayı hak edecek şeylerde yapıyor ama kıyamıyorsun. Kumunu örtecek diye ayağıyla tuvaletine basan ve  pis ayağı temizlemeyi unutan yavrumun banyo paspasını her fırsatta bana yıkatmak zorunda bırakmasını hala unutmuş değilim. Geldiği günden beri başucumda uyuyan ve beni sabah yalayarak uyandırmaya çalışan bir kedi bütün zahmetlere değer. İshal olup koca banyoyu boklu patisiyle dolanıp maksimum zarar da verse banyoda duştan çıkmanı beklerken ki masumiyeti ömre bedel. Sıcaktan ölüp bi cam bile açamıyorsak bu sadece sevgiden...

Boynunu sevesin diye türlü türlü şekle giren, konuştuğunda sanki anlıyormuş gibi cevap veren bir kedi, hastalandığında seninle uyumayan ve sen gözden kaybolduğunda peşine gelen tuhaf bir dost oluveriyor. Dişi kaşınınca koluna ısırıktan saat yaptığında alıp kenara koyursun ve onu anladığın için kızamıyorsun. Tırmıklar artık kanama raddesine geldiğinde ama o bir çocuk ve aslında tek derdi birazcık oyun deyip sabredebiliyorsun...

Onunla öğrendim ki şefkat sabrı kuvvetlendirir. Şefkat her şeyi ama her şeyi iyileştirir... Sevginin zuhur ettiği her yerde görüyorum ki huzurda var. Tüylerinden öpe öpe sevdiğim kedimden daha öğreneceğim çok şey var... 

Bu sefer insan sevenlere değil canlı sevenlere sevgilerimle...

~S'özde Yazar~


3.04.2015

MERHAMET

Uzun soluklu savaşların ardından geriye tek kalan şeydi merhamet… Ne öncesinde ne de savaş esnasında hissedilmeyen, öncelik verilmeyen bu duygu,  akabinde oluşan o koca enkazına bakıp merhametiyle baş başa kalır. Herkes kendi payına düşene ağlar. Kendi payına düşene yeteri kadar ağladıktan sonrada dönüp karşı tarafın enkazına ağlar.

Merhamet savaşın üvey çocuğudur. İlk olacak hiçbir şeyin başını hiçbir zaman çekemez. Kavganın, hırpalanmışlıkların, ötelemenin, hırsın savurduğu tüm duygulardan sonra peyda olur. Merhamet en olması gereken yerde hep unutulan olmuştur. Ertelenişi, zamanında baskın olamayışı hep ziyan doğurmuştur.

Oysa merhamet pamuk gibidir. Oysa merhamet sadece savunmasızı sevmek değildir. Ah merhamet en kirlide bile temizi, güzeli arattırandır… Candır. İnsanlığın özüdür. Ne kıymetlidir ne inanılmaz bir duygudur o.


Oysa merhamet beklide sevgiden sonra bize zuhur eden en insani haldir. Dilimizle zehirlemesek, ellerimizle yerlere sermesek, acıtmasak hiçbir şeyi, bu kadar uzaklaşır mıydı bizden… 

~S'özde Yazar~

21.03.2015

YASAKTI VARLIĞIN

Söylemedim. Ama söylemedim diye bu kadar anlamamak... Ne bileyim söylemesem de, konuşmasam da çok anlaşılır bir dil kullanmıştım ben. Özledim demiştim mesela gözlerimle. Sanki görmedin ne kadar ayaza terk edilmişti o deli gibi sen diyen kalbim, herşeyim. 

Sanki artık her şey yasak bana. Dokunmak yasak, sarılmak yasak, sevmek yasak. Sanki artık  depresyon artığı bir hayattı düşen payıma. Korkmadan sevdiğimi bile söyleyemedim. Çünkü seni sevmek artık bana yasaktı. Komşunun ağacına dalıp daha meyvesinin tadına bakamadan yakalanan mahcup çocuk halleri düşerse ya payıma (korktum)... 

Ben kimseyi kandırmamıştım oysa ki... 

Uzak durmaktan başka bir şey düşmedi benim payıma. Sevmek düşmedi. Anlaşılmak düşmedi. Sarmak sarmalanmak düşmedi payıma. Her yerinden vurulmuş, hırpalanmış bir ihtilal çocuğu gibiyim ben. Sanki yıkılmış bu şehir. Benliğim dahil her şey yakıp yok edilmiş. Bu dünyanın toprağı beni içine çekiyor. Susturup sevebileceğim cümlelerde bırakmadın ki bana. Katlayıp koynuma koyabileceğim bir kaç cümlelik mektup ya da. Halbuki nasıl bakardım ben ona. İçimi ısıtacak birkaç cümle yokluğunda ne iyi gelirdi.

Ben sana göre değilim... Benim gelişim senin ziyanın olur. Gelemem... Sevemem ve bunu yürek dolusu haykıramam yüreğine. Güzel nağmeler üfleyemem kalbine. Aşkın meltemi değil kasırgası, karartısı kalır diye diyemedim hiçbir şey...


~S'özde Yazar~

20.03.2015

SEVGİNİN YALIN HALİ

Sene bilmem kaç... Annem babamı çok seviyor. İçi titriyor gülüşüne, her bir nefesine. Uzun uzun bakıyor gözlerinin içine. Annemin gözlerinden babam görünüyor. Sözcüklerinden hep babam okunuyor. Kimse bilmiyor ama ben biliyorum annem babamı çok seviyor. Babam çok çalışıyor. Ne akşamı akşam ne de sabahı sabah... Çocukluğundan beri gelen bir kavgadır ekmek davası. Boyacı sandığından, marangoz çıraklığına varan hayatının tek ezberidir kazanmak. Kazanmak benim babamın en iyi bildiği iştir.

Ama sevmek... Sevmek körpecik bir duygu. hiç beslenememiş, görmemiş geçirmemiş. Sene bilmem kaç... Babam öyle alışmış ki sıfırdan inşa etmeye hayatını. Kolay olmamış da üstelik. Hayatın hep yokuşu, kışın soğuğu, yazın sıcağı düşmüş payına. Nasıl sevilir öğrenmeye fırsatı olmamış. Bunalmış... Ellerinde şahit olduğum sert nasırlar ve keskin bir vernik kokusu hatırlarım. Annem sadece anne babam sadece baba olmaya adamış kendini. Sevmenin tamda manasına varamamışken canı sıkkın bir gününe rast gelmiş annem babamın. Babam annemin yüreğine hoyratça dalmış. Hiçbir sevgi dolu birikim sağ çıkmamış kalbinden. Sözün sivrisi bileğin kuvvetinden daha keskin derler. Annemin içinde kocaman bir deniz. Babam oksijeni tükenmiş bir balık...

Sene bilmem kaç... Babam çaresiz, gece gece rengi zifiriye yüz tutmuş sokaklarda hızlı hızlı yürürken bulur kendini. Saatler sürer eve gelmesi. Evde rengi bozuk televizyon ve ince ince bir türk musikisi... Dalmamak ne mümkün alıp alıp götürür bizi başka hüzünlere. Kapı çalar. Elinde bir simitçi tablası ve üstünde hiç görmediğim kadar çok simit. İkimizde şaşkın. Babam özünü ve sözünü yine ekmekle anlatmıştı. Yine anladığı dilden konuşmuştu annemle. Babam anlamazdı çiçeklerin dilinden. Aklına başka bir şeyde gelmezdi işte. Ben sevinçten göklerde, annemin yüzünde hafif bir mutlu ifade.

Sonrasında bir çinko kazana istif oldu o simitler. Günlerce yendi. Kurudu, yine yendi. Bayatladı, yine yendi... Bitene kadar bıkmadan usanmadan yendi o simitler. Zevkle, hevesle, o susam kokusu içe çekile çekile...Samimiyetin en güzelini özrün en safını babamdan öğrendim ben. Kabul edişin en kıymetlisini en asaletlisini ise annemden...

Şimdi ne oldu? Nasıllar? Diye ola da sorma.. Ahh! "Eski sevgiler"de deme! Geçirme içinden, içlenme hiç...Herkesin saflığı kendi sevgisinde başka zuhur eder. Her sevgi başka dilde açar başkasının dalında. Kimisi hatıralarda kalır kimisi yaşadıkça yıllanır yıllandıkça tatlanır.

Ve arkadan gelen ince bir müzik bütün cümleleri tamamlarcasına anlatır... Aşk benim neyime

~Sözde Yazar~

7.01.2015

YANLIŞ İLMEK

İlk örgüye başladığım zamanları hatırlıyorum ne çok yanlış yapardım ne çok geriye dönmek zorunda kalırdım. Sökmeye kıyamazdım onca emeği. İlmekleri canımdan söküyorlarmışcasına sıkılırdı içim. Annem sökerdi daha çok sonra en küçük hata için bile en başa dönmenin ne mühim bir sorumluluk olduğunu anlatırdı. O zaman anlamıştım düzgün işler eğri ellerden çıkmıyordu. Bazen en başa dönüp en kötü ilmeği en iyi şekilde tekrar atacak kadar sabırlı olmalıydı insan… Ve duyarlı olmalıydı ve sorumluluk sahibi ve elindekine kıymet vermeliydi…

Düzeltilmeyen her eğri zaman gelir doğruların içinde bir emanet hissiyle, sevimsizce bakar yüzüne. Bakmakla kalmaz konuşurda seninle… Benim burada ne işim var? Der. Üstünü örttüğün hiçbir eğri doğrulara gebe kalmıyor. Sonraları örgü hikayemden bir sürü yanlış ilmekli hikayeler çıktı.


Olmadı… Annemin dediği gibi hiç olmadı. Kimse yanlış ilmekleri için fedakârlık yapmadı, özürde dilemedi. Pişmanlıkta duymadı. Geriye dönmektense yanlışlarıyla yaşamayı yeğledi. Hiçbirini anlamadım, anlayamadım. Bıraktım… Rengini, bedenini, dokusunu beğendiğim halde bıraktım… Ben bırakmasaydım da yanlış ilmeklerle zaten çoktan bırakılmıştım. 

~Sözde Yazar~

Dinlenesi

1.04.2014

Issızlaşıyorum...

Kaldırım çizgilerine basmadan kat ettiğim yollardaki çocukluğum… Bakkalıyla evi arası dünya mesafe olan, o sevimli oyun saatlerinden çalınmış zamanlarım. Hepinizi özlüyorum. Özlemeyi türlü türlü hislerle yaşıyorum. Kimisi keskin bir koku kimisi de fırtına gibi gelip geçen bir duygu yoğunluğu…

İncelmiş kalbimde dünyayı dolaştırıyorum ben. Büyümüş bedenimle çocukluğumun ruhu el ele dolaşıyor. Bazen kaybediyorum onu. Ne kokusu ne duygusu uğramıyor hiç hatıralarımın eşiğine… Ne vakit o çocuk kaybolsa zihnim bulanıyor. Vicdanımda el değiştirmiş hoyrat bir kullanılmışlık… Issızlaşıyorum… Ne zaman birinin sesi yükselse O’nu arıyorum.

Keşke diyorum kendime daha sıkı tutsaydım elini. Avucumda avucunu terden su kesse dahi bırakmasaydım hiç. Kaynasaydı ellerimiz birbirine müebbet… Sen ki benim geçmişim, en ıssız günlerimin güneşi, en özelim. Sen ki yalnızlığımın en anlayışlı arkadaşı… Sen ki en saf en masum yanım… Ne vakit çocukluğumun kokusu kaybolsa saflıkta gidiyor ruhumdan. Gözlerinde nefret olan insanları görüp tedirgin oluyorum. Bambaşka bie dünyaya atılmış hissediyorum kendimi.

Velhasıl elinden doğru düzgün tutamadığım kıymetlim. Seni hem seviyorum hem de çok özlüyorum. Ben bıraksam da sen bırakma beni. Ben kaybetsem de sen ne olur kaybolma. Gönlümde ki onca iyiliğin güzelliğin tohumusun sen. Sensiz büyüsem dahi sensiz yeşeremem… Yeşeremedim de…


Amak-ı Hayal

16.01.2014

Kaybettim

Herkesin bir eşikte geride kaldığı o günde anladım.
Anladım ki sınırlar varmış bedende ve ruhlar âleminde.
Bir kıvılcım bin bir ümit varmış gerçeği kabullenemeyen zihinlerde…
Özelliklede benim solgun yüreğimde.
İşte o gün anladım ki geriye kalan en baki şeymiş sevgi.
Ansızın yalnız kalan bedenimi sıcak tutacak tek şey olmuş sevgisi.
Yolunu daha önce bilmediğim, bilmek istemediğim, geniş hektarlı; altı kemik üstü toprak yollara düştü yolum.
Düştüm...
Öylece giderken zırhlar içinde beyazlara sarılı sevgili, ben derinlere doğru uzun uzun düştüm.
Kimseler görmedi.
Ve belki de o günden sonrada bende ki o bitik beni kimse görmeyecekti.
Bağlanmakmış kaybetmek meğer.
Belki de sadece tenine hasret kalmaktır.
Bildiğim tek şey kokusuna ikame edilmeyen şeyin yokluğu çok can acıtır.
Ne vakit bunu öğrenirse büyüyor insan.
Bir gün gidebilecek tüm sevgilileri daha çok sarıp sarmalıyor.
Bir tür hastalık oluveriyor kaybetme korkusu yavaş yavaş.

Arkası da önü de aynı bu hayatın.
Karanlıklı kısmında uykuya dalıyor gelgitler.
Aynı kâbuslara uyanıyor yalnızlığı(m)n.
Bir mahşer kalabalığı gibiyken etrafın, bir soğuk yatağın sağında kalıveriyorsun hareketsiz.
Bil ki artık sana dokunamayacak olmak çok acıtıyor.
Seni vedaya teslim etmek ağırıma gidiyor.



Amak-ı Hayal

1.12.2013

Saklambaç

Bir ağaca doğru yumdum gözlerimi.
Acı bir söğüt kokusu alıyorum.
Saymaya devam ediyorum yirmi sekiz yirmi dokuz önüm arkam sağım solum sobe saklanmayan ebe…

Saklanmadın…
Ya hiç saklanmadın ya da hep bildiğim yerlere saklandın.
Ya ben seni iyi tanıyordum ya da sen beni yormak istemiyordun
Velhasıl bir oyunun tek ebesi oluşumun sebebisin sen
Kaçarken aslında yakınlaşmak nasıl olur senden öğrendim ben.
Bir gün geldi kaybettim seni
Oysa hep aynı yere saklanacağından o kadar emindim ki

Ne zaman orda olmayacağını kabullenmeye kalksam duvarlara dönüyorum yüzümü
Kulağıma fısılda diye bekliyorum rakamları
Arama başka yerler ne olursun
O kadar alıştım ki bıraktığım yerde bulmaya
Gitme ne olursun
Ellerimi yüzüme son kez kapatıyorum
Son rakamı söylüyorum
Seni çok özlüyorum...

Dinlenesi
Amak-ı Hayal

1.04.2013

Keşke O Hep Benim Olsa


Eğer bir gün seni de haksız olduğun halde, birisi gece yarısı uykundan uyandırıp iyi hissetmeni sağlasaydı, bu satırların sonunu nereye bağlayacağımı iyi bilirdin… Belki de biliyorsundur ne kadar huzur verici ve şirin bir davranış olduğunu. Gece yanına usulca sokulmaya çalışan samimi bir insan asla kötü olamaz. Hatta fazlaca iyidir bence diğerlerinden. Ve sevilmeyi herkesten çok daha fazla hak eder…

Alacak verecek davası hiç bitmeyen yozlaşmış tüm ilişkilerin arasında, haklı haksız ayrımını umursamadan biri sana almadan vermeyi beceriyorsa aç tüm kollarını ardına kadar. İçindeki iyilikten beslen beslenebildiğin kadar. Çünkü biliyor musun ondan/ anlardan çok az var etrafta. Hatta bana kalırsa bir bencillik edip onu kendine sakla. Mümkün olduğunca kimselere verme, hep senin olsun bu mümkün bir durumsa…

Çünkü ben bu satırlarda ki tavsiyelerin hiçbirini yapamıyorum. O bana küçükken güzel oldukları için avucumda saklayıp eve götürmeye çalıştığım kelebekleri hatırlatıyor. Ellerimde kalan, kanatlarından akmış bütün renklerle bana ait olmadığını gösteren birçok hatıra… Severken öldürmekten öyle korkuyorum ki ben… Yine de içimden geçirmeden yapamıyorum…

Ah keşke o hep benim olsa…

Amak-ı Hayal

11.08.2012

Dualarda Buluşuruz


Her yangınında eline uyku haplarını alan, kendini gecelerin sarhoş kollarına atan insanlara inat, dualarla seviyorum seni. Ne zaman benden uzaklaştıracak hastalıkların dirayetsizliği kaplasa seni, geceleri yasinlerle kapatıyorum. Elimden binlerce tesbihat geçiyor, gönlümden binlerce dua…

Belki bitirdiğim o 4444’lü salâtı tefriciyelerin hatırına hala yakınlarımdasın… Belki iki yakasını zorla bir araya getirdiğim bu ilişkinin derme çatma duruşu bile bir duanın sebebiyetindendir. Özlemek beni sana değil Allah’a yakın ediyor. Secdeden kalkamayan başımın çaresizliğisin sen… Acizliğim hatimlere sebep…

İnancı, umutla çaresizlikten birleştirdim ben… Ne zaman seni görememenin hüznüne düşsem gözyaşlarımla yarışan dualar ettim… Aldığım nefesin yarısını sana versin istedim. Ömrümden ömrüne hediye olsun canım istedim. Acı çekme, özlemin acısı yeter bize hastalıklar senden uzak dursun istedim…

Ben sadece çok istedim…
Olmayınca dönüp isyan etmedim.
Dua etmeye de seni sevmeye de devam ettim…



Amak-ı Hayal